DOLAR

49,8273$%-0,01

EURO

55,6207€%0,16

GRAM ALTIN

6.473,71%-0,68

ONS

4.037,79%-0,73

BİST100

%

BİTCOİN

3983220฿%-1.22397

İmsak Vakti a 13:32
Kocaeli ORTA ŞİDDETLİ YAĞMUR 15°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Abdülsamet Güney

Abdülsamet Güney

25 Ekim 2026 Pazar

BU ŞEHİR BİZE NE ANLATIYOR? SÖZLER DEĞİL, ESERLER KONUŞSUN!

BU ŞEHİR BİZE NE ANLATIYOR? SÖZLER DEĞİL, ESERLER KONUŞSUN!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bazen bir şehrin sokaklarında yürürken yalnızca binalara, yollara, parklara bakmak yetmez. Biraz daha derine inmek, insanların yüzlerine bakmak, sessiz kalanların sesini duymak gerekir. Çünkü her şehrin anlatılmayı bekleyen bir hikâyesi, dile getirilmeyi bekleyen bir derdi ve cevap bekleyen soruları vardır.

PEKİ, BİZ BU SORULARI SORMAYA CESARET EDEBİLİYOR MUYUZ?

Bugün herkes konuşuyor. Kimi yapılan hizmetleri anlatıyor, kimi eksikleri dile getiriyor, kimi eleştiriyor, kimi de eleştirilere tahammül edemiyor. Peki, bütün bu seslerin arasında vatandaşın sesi ne kadar duyuluyor? İşte asıl mesele tam da burada başlıyor.

Bir şehri yönetmek, yalnızca projeler açıklamak, kurdele kesmek ya da yapılan hizmetleri sıralamak değildir. Bir şehri yönetmek; insanını anlamak, sorunlarını görmek ve çözüm üretmektir. Çünkü BİR ŞEHRİN GERÇEK BAŞARISI, SADECE YÜKSELEN BİNALARLA DEĞİL, İNSANLARININ HAYATINDAKİ DEĞİŞİMLE ÖLÇÜLÜR.

HERKES KONUŞUYOR, PEKİ KİM DİNLİYOR?

Siyasetçisi konuşuyor, bürokratı konuşuyor, vatandaş konuşuyor… Herkesin söyleyecek bir sözü var. Ancak konuşmakla dinlemek arasında büyük bir fark bulunuyor.

Vatandaşın beklentisi çok açık: Verilen sözlerin tutulması, sorunların görmezden gelinmemesi ve taleplerin karşılıksız bırakılmaması.

Gençler gelecek kaygısı taşırken, aileler geçim derdini düşünürken, insanlar yarınlarına daha güvenle bakmanın mücadelesini verirken biz hangi meseleleri tartışıyoruz?

ARTIK SADECE NE SÖYLENDİĞİNE DEĞİL, NE YAPILDIĞINA DA BAKMAK ZORUNDAYIZ.

Çünkü sözler unutulabilir, vaatler zamanla gündemden düşebilir. Ancak vatandaşın yaşadığı sorunlar, çözülmediği sürece varlığını sürdürür.

ELEŞTİRİ DÜŞMANLIK DEĞİLDİR!

Toplum olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri de eleştiri kültürüdür. Her eleştiriyi saldırı, her farklı düşünceyi karşıtlık olarak görmek bizi ileriye taşımaz.

Elbette yapılan hizmetleri takdir edeceğiz. Elbette başarılı çalışmaları gündeme getireceğiz. Ancak eksikleri de konuşacağız. Yanlış gördüğümüz konuları da dile getireceğiz.

Çünkü gazetecilik, yalnızca güzel haberleri sıralamak değildir. GAZETECİLİK; SORMAK, SORGULAMAK, ARAŞTIRMAK VE KAMUOYUNUN SESİ OLMAKTIR.

Bir gazeteci için asıl mesele, herkesin alkışladığı yerde alkış tutmak değil; gerektiğinde herkesin görmezden geldiği bir soruyu gündeme taşıyabilmektir.

Bunu yaparken kimseyi peşinen suçlamadan, doğruları araştırarak ve kamu yararını gözeterek hareket etmek gerekir. Çünkü gazeteciliğin gücü, yüksek sesle konuşmasından değil, ortaya koyduğu gerçeğin sağlamlığından gelir.

BİR ŞEHRİ SEVMEK, EKSİKLERİNİ GÖRMEKTİR

Bir şehri sevmek, yalnızca onun güzelliklerini anlatmak değildir. O şehirde çözüm bekleyen sorunları da sahiplenmektir.

Bir gencin hayaline ortak olmak, bir ailenin derdini anlamak, bir vatandaşın talebini dikkate almak… Bunlar bazen büyük projelerden çok daha anlamlıdır.

Çünkü insan, yaşadığı şehirde kendisini değerli hissetmek ister. Sesinin duyulduğunu, düşüncesinin önemsendiğini ve sorunlarının ciddiye alındığını görmek ister.

VATANDAŞIN SESİ DUYULUYORSA, YÖNETİM İLE HALK ARASINDA GÜÇLÜ BİR BAĞ VAR DEMEKTİR.

Bu bağın güçlenmesi için eleştiriye açık olmak, şeffaf davranmak ve hesap verebilmek gerekir. Hiç kimse her şeyi kusursuz yapamaz. Önemli olan, eksikleri kabul edebilmek ve onları gidermek için samimi bir irade ortaya koyabilmektir.

GAZETECİLİK, TOPLUMUN VİCDANINA AYNA TUTMAKTIR

Benim için gazetecilik, yalnızca haber yayımlamaktan ibaret değil. Yaşadığımız şehre karşı sorumluluk hissetmek, insanların sesini duyurmak ve kamuoyunun doğru bilgiye ulaşmasına katkı sunmaktır.

Bazen bir haber bir sorunun çözülmesine vesile olur. Bazen bir köşe yazısı, uzun zamandır konuşulmayan bir meseleyi yeniden gündeme taşır. Bazen de sorulan tek bir soru, herkesi yeniden düşünmeye sevk eder.

İşte bu yüzden sorularımızdan vazgeçmemeliyiz. Ancak sorarken adaletten, yazarken doğruluktan, eleştirirken vicdandan uzaklaşmamalıyız.

ÇÜNKÜ GAZETECİLİĞİN SORUMLULUĞU, GÜNÜN GÜNDEMİYLE SINIRLI DEĞİLDİR; TOPLUMUN YARINLARINA DA DOKUNUR.

BU ŞEHİR HEPİMİZİN!

Şimdi dönüp kendimize bir soru soralım: Biz nasıl bir şehirde yaşamak istiyoruz?

İnsanların birbirini dinlediği, gençlerin geleceğe umutla baktığı, eleştirilerin düşmanlık olarak görülmediği ve vatandaşın taleplerinin karşılık bulduğu bir şehir mi? Yoksa herkesin konuştuğu ama kimsenin birbirini anlamadığı bir şehir mi?

Tercihimiz, geleceğimizi belirleyecek.

Unutmayalım; bir şehri büyütmek başka, o şehirde yaşayan insanları mutlu etmek başkadır. Asıl başarı, ikisini bir arada gerçekleştirebilmektir.

BU ŞEHİR HEPİMİZİN. SORUNLAR DA HEPİMİZİN, SORUMLULUK DA…

Kimse eleştiriden korkmasın, kimse sorulardan rahatsız olmasın. Yeter ki konuşurken gerçeği, dinlerken vicdanı, karar verirken kamu yararını unutmayalım.

Çünkü yarın bu şehrin hikâyesi yeniden yazıldığında geriye yalnızca söylenen sözler değil, yapılan işler ve insanların hayatında bırakılan izler kalacak.

VE UNUTMAYALIM: BİR ŞEHRİN GELECEĞİ, SORULARIN SUSTURULDUĞU YERDE DEĞİL, CEVAPLARIN CESARETLE ARANDIĞI YERDE ŞEKİLLENİR.

Devamını Oku

MADENCİNİN CANI KAÇ LİRA?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hüzünlü kalemimle bu kez bir haberi değil, bir acıyı yazıyorum…

Bazı yazılar vardır, insan yazmak istemez.

Kalem eline gelir ama kelimeler boğazında düğümlenir…

Başlık atmak ağır gelir, cümle kurmak zor gelir…

Çünkü karşınızda yalnızca bir maden faciası yoktur...

Bir babanın yarım kalan hayatı, bir kadının eşsiz kalan ömrü, bir annenin evlat acısı ve babasının tabutuna bakarak büyümek zorunda kalacak çocuklar vardır.

Maden faciasının ardından izlediğimiz görüntüler işte tam da böyleydi.

Göçüğün olduğu yere doğru koşan babalar…

Eşi için çaresizce koşan kadınlar…

Evladının haberini bekleyen anneler…

Ve sonra cenazeler…

Tabutların başında küçücük çocuklar…

Daha hayatın ne olduğunu bile tam olarak anlayamamış, gözleri yaşlı, yüzleri masum çocuklar…

Belki herkes ağladığı için ağlıyorlar.

Belki babalarının neden o tabutun içinde olduğunu anlamaya çalışıyorlar.

Belki de içlerinden hâlâ “Babam birazdan gelecek” diye geçiriyorlar.

İşte insanın yüreğini asıl parçalayan yer burası.

Çünkü bir maden faciası yalnızca yerin altında yaşanmıyor.

O göçük, yukarıda bir ailenin hayatına da çöküyor.

Ve insan ister istemez soruyor:

O ÇOCUKLARIN GÖZYAŞININ HESABINI KİM VERECEK?

BU SADECE BİR İŞ KAZASI DEĞİL

Kâğıt üzerinde bunun adı “iş kazası” olabilir.

Soruşturma açılır.

Raporlar hazırlanır.

Uzmanlar görevlendirilir.

İfadeler alınır.

Ama göçüğün başında bekleyen aile için bunların hiçbirinin ilk anda anlamı yoktur.

Onların tek bir sorusu vardır:

“Benim eşim nerede?”

“Benim oğlum nerede?”

“Babam çıkacak mı?”

İşte o anda insanın karşısında ne mevzuat kalır ne istatistik ne de üretim rakamları…

Sadece sevdiği insanı kaybetme korkusu vardır.

Bu nedenle madencilik meselesine yalnızca “iş kazası” deyip geçemeyiz.

Çünkü kaybedilen yalnızca bir işçi değildir.

Bir baba kaybedilir.

Bir eş kaybedilir.

Bir evlat kaybedilir.

Bir kardeş kaybedilir.

Ve bir çocuğun hayatından koskoca bir parça kopar.

MADENCİ İŞE ÖLMEYE GİTMİYOR

Bunu artık çok net söylemek gerekiyor.

Madenci işe ölmeye gitmiyor.

Madenci ekmeğini kazanmak için gidiyor.

Çocuğunun okul masrafını karşılamak için gidiyor.

Evine helal lokma götürmek için gidiyor.

Ailesinin geleceğini kurmak için gidiyor.

Ve vardiyası bittiğinde tek bir şey istiyor:

Eve dönmek.

Madencilik dünyanın en zor ve riskli mesleklerinden biri olabilir. Fakat bir mesleğin riskli olması, insan hayatının gözden çıkarılabileceği anlamına gelmez.

Tam tersine…

Risk ne kadar büyükse sorumluluk da o kadar büyük olmalıdır.

Madenci, “Bu iş zaten tehlikeli” denilerek ölüme gönderilecek insan değildir.

MADENCİNİN HAKKI SADECE MAAŞ DEĞİL

Madencinin hakkı denildiğinde yalnızca ücret konuşulmamalı.

Güvenli ve sağlıklı çalışma ortamı hakkı vardır.

İş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınmasını isteme hakkı vardır.

Riskler konusunda bilgilendirilme ve eğitim alma hakkı vardır.

Gerekli koruyucu ekipmanların sağlanması hakkı vardır.

Ciddi ve yakın tehlike karşısında, mevzuatın öngördüğü şartlarda çalışmaktan kaçınma hakkı vardır.

Bunların hiçbiri işçiye verilen bir lütuf değildir.

Bunlar işçinin hakkıdır.

Madenci hakkını istediğinde karşısında “Beğenmiyorsan çalışma” anlayışını görmemeli.

Çünkü onun pazarlık konusu yaptığı şey yalnızca maaşı değildir.

Hayatıdır.

DENETİM KAĞIT ÜZERİNDE KALMAMALI

Asıl meselelerden biri de burada başlıyor.

Denetim gerçekten yapıldı mı?

Riskler gerçekten tespit edildi mi?

Tespit edilen eksiklikler gerçekten giderildi mi?

İşçilerin uyarıları dikkate alındı mı?

Acil durum planları gerçekten uygulanabilir durumda mıydı?

İş güvenliği kuralları sahada gerçekten uygulanıyor muydu?

Bunların tamamı soruşturulmalı.

Çünkü denetim yalnızca bir evrakın imzalanması değildir.

Denetim, insan hayatını korumaktır.

Bir eksiklik görülüyorsa giderilmelidir.

Bir risk varsa ortadan kaldırılmalıdır.

Bir uyarı varsa dikkate alınmalıdır.

Çünkü bugün görmezden gelinen bir eksiklik, yarın bir ailenin kapısına ölüm haberi olarak dayanabilir.

“KADER” DEYİP GEÇMEK KOLAY

Her facianın ardından “kader” kelimesini kullanmak kolay.

Ama kader diyerek sorulması gereken soruların üzerini örtemeyiz.

Eğer ihmal varsa ortaya çıkarılmalı.

Eğer denetim eksikliği varsa tespit edilmeli.

Eğer kurallar ihlal edilmişse hukuk işletilmeli.

Eğer birilerinin sorumluluğu varsa, bu sorumluluk hukukun önünde değerlendirilmelidir.

Burada mesele intikam değildir.

Mesele adalettir.

Çünkü adalet yalnızca hayatını kaybeden madenci için değil, onun geride bıraktığı aile için de gereklidir.

BİR MADENCİ OCAĞA TEK BAŞINA İNMEZ

Bir madenci vardiyaya indiğinde aslında ailesinden de bir parça yanında iner.

Arkasında bir eş bırakır.

Bir çocuk bırakır.

Bir anne bırakır.

Bir baba bırakır.

Akşam eve dönmesini bekleyen insanlar bırakır.

Bu yüzden madencinin başına gelen, yalnızca onun başına gelmez.

Bir ailenin başına gelir.

Bir baba göçük altında kaldığında sadece bir işçi kaybolmaz.

Bir çocuk babasını kaybeder.

Bir kadın eşini kaybeder.

Bir anne evladını kaybeder.

Bir evin ışığı eksilir.

Ve o eksiklik, yıllar geçse bile tamamen kapanmaz.

BİR ÇOCUĞUN BABASINI KAYBETMESİ İSTATİSTİK OLAMAZ

Cenazedeki o çocukların görüntülerini unutamıyorum.

Bir tabutun başında duran küçücük bir çocuk…

Etrafındaki herkes ağlıyor.

O da ağlıyor.

Belki babasının artık gelmeyeceğini henüz tam olarak kavrayamıyor.

Ama o çocuk büyüyecek.

Bir gün babasının fotoğraflarına bakacak.

Okul gösterisinde babasını arayacak.

Doğum gününde babasını arayacak.

Hayatındaki önemli günlerde onun eksikliğini hissedecek.

Belki bir gün kendi çocuğu olduğunda babasını düşünecek.

Bir maden faciasının gerçek bedeli işte burada başlıyor.

Ve bu bedeli hiçbir üretim rakamıyla ölçemezsiniz.

MADENCİ SADECE BİR ÜRETİM RAKAMI DEĞİLDİR

Bir madencinin kaç ton kömür çıkardığını konuşuyoruz.

Bir de şu soruyu soralım:

Kaç madenci bugün evine sağ salim döndü?

Asıl başarı budur.

Çünkü üretim yeniden yapılabilir.

Zarar telafi edilebilir.

Eksik kalan tonaj tamamlanabilir.

Ama…

Ölen insan geri gelmez.

Bir baba geri gelmez.

Bir eş geri gelmez.

Bir evlat geri gelmez.

Bir çocuğun hayatındaki o boşluk hiçbir zaman tamamen dolmaz.

O BABALARIN KOŞUŞUNU UNUTMAYALIM

Göçüğün olduğu yere doğru koşan babaları unutmayalım.

Eşinin haberini bekleyen kadınları unutmayalım.

Ocağın önünde sabaha kadar bekleyen aileleri unutmayalım.

Ve en önemlisi…

Cenazede babasının tabutuna bakan o masum çocukları unutmayalım.

Çünkü onlar bu ülkeye hiçbir şey söylemeden çok ağır bir soru soruyor:

“BABAMIN EVE SAĞ SALİM DÖNMESİNİ SAĞLAMAK NEDEN BU KADAR ZOR?”

İşte bu sorunun cevabı verilmek zorunda.

Eğer ihmal varsa ortaya çıkarılmalı.

Eğer kusur varsa tespit edilmeli.

Eğer sorumluluk varsa hukuk önünde hesap sorulmalı.

Ve bütün bunlar şeffaf biçimde yapılmalı.

Çünkü toplumun istediği intikam değil.

Gerçek.

Adalet.

Bir daha başka bir çocuğun aynı tabutun başında ağlamaması.

SON SÖZÜM

Haber birkaç gün sonra gündemden düşebilir.

Yeni olaylar yaşanabilir.

Yeni başlıklar atılabilir.

Ama o aileler için hayat bir daha eskisi gibi olmayacak.

Biz gündemi değiştirebiliriz.

Onlar hayatlarını değiştirmek zorunda kalacak.

İşte aradaki fark bu kadar büyük.

Bu nedenle madencilerin yaşadığı sorunları yalnızca facia olduğunda konuşmayalım.

Madenci ölmeden önce konuşalım.

Haklarını ölmeden önce konuşalım.

İş güvenliğini ölmeden önce konuşalım.

Denetimi ölmeden önce konuşalım.

Çünkü önemli olan cenazede hesap sormak değil…

Cenazeye gerek kalmayacak bir çalışma düzeni kurabilmektir.

Madenci, yerin yüzlerce metre altına ekmek parası kazanmak için iner.

Onun üzerinde ise onu bekleyen bir hayat vardır.

Bir ev vardır.

Bir eş vardır.

Bir anne vardır.

Bir baba vardır.

Ve belki de kapının arkasında babasının eve gelmesini bekleyen küçücük bir çocuk vardır.

İşte madencinin en temel hakkı budur:

AKŞAM OLDUĞUNDA EVE DÖNEBİLMEK.

Çünkü hiçbir üretim hedefi…

Hiçbir tonaj…

Hiçbir maliyet hesabı…

Bir çocuğun babasından daha değerli değildir.

Ve artık şu cümleyi yalnızca facia olduğunda değil, her gün hatırlamak zorundayız:

MADENCİ ÖLMEYE ÇALIŞMAZ.

MADENCİ EVE DÖNMEK İÇİN ÇALIŞIR.

Hüzünlü kalemimle bu satırları bitirirken tek bir dileğim var:

Bir daha hiçbir baba göçüğe doğru çaresizce koşmasın.

Bir daha hiçbir kadın eşinin haberini almak için maden ocağının kapısında beklemesin.

Bir daha hiçbir anne evladının tabutuna sarılmasın.

Ve en önemlisi…

Hiçbir çocuk, babasının tabutuna bakarak büyümek zorunda kalmasın.

Çünkü bir insanın eve dönmesi bu ülkede bir lütuf değil…

EN TEMEL HAKTIR...

Devamını Oku

İKİ FATMA, BİR MELİH VE 67 GÜN: KAMUOYUNUN SORDUĞU SORU

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Siyaset bazen aynı ismi taşıyan iki insanı, bambaşka hikâyelerin başkahramanı yapıyor.

Bugün Kocaeli kamuoyunun önünde iki Fatma var.

Bir tarafta İZMİT BELEDİYE BAŞKANI FATMA KAPLAN HÜRRİYET…

Diğer tarafta eski bakan ve AK Parti Genel Başkan Yardımcısı FATMA BETÜL SAYAN KAYA…

Ve bu tabloya Ankara’dan üçüncü bir isim ekleniyor:

ESKİ ANKARA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI MELİH GÖKÇEK.

Üç isim…

Üç farklı siyasi geçmiş…

Üç farklı hukuki ve siyasi süreç…

Ve bütün bu görüntülerin ortasında vatandaşın zihninde tek bir soru:

HUKUKUN TERAZİSİ HERKES İÇİN AYNI MI?

Bu soruyu sormak kimseyi suçlu ilan etmek değildir.

Tam tersine…

Gazeteciliğin görevi, kamuoyunun önünde duran soruları sormak ve cevabını takip etmektir.

67 GÜNDÜR TUTUKLU

Fatma Kaplan Hürriyet…

İzmit’in seçilmiş belediye başkanı.

Hürriyet, İzmit Belediyesi’ne yönelik soruşturma kapsamında gözaltına alındı ve sonrasında tutuklandı.

Bugün itibarıyla 67 GÜNDÜR TUTUKLU.

Burada çok önemli bir ayrım var.

TUTUKLAMA, MAHKÛMİYET DEĞİLDİR.

Bir kişinin tutuklanmış olması, kesin olarak suçlu olduğu anlamına gelmez. Suçluluk ancak yargılama sonucunda kesinleşmiş bir mahkeme kararıyla ortaya konulabilir.

Bu ayrımı kaybetmeden konuşmak zorundayız.

Çünkü gazetecilik, mahkemenin yerine geçmek değildir.

Gazetecilik; SORUYU SORMAK, SÜRECİ TAKİP ETMEK VE KAMUOYUNU BİLGİLENDİRMEKTİR.

Ancak Hürriyet’in gözaltına alınma şekli de ayrıca tartışıldı.

Kamuoyuna yansıyan görüntülerde SABAH SAATLERİNDE GERÇEKLEŞTİRİLEN BİR OPERASYON vardı.

Sonrasında tutuklama geldi.

Ve bugün 67 GÜNDÜR DEVAM EDEN BİR TUTUKLULUK SÜRECİ var.

İşte tam bu noktada vatandaşın aklına bazı sorular geliyor:

NEDEN BU YÖNTEM TERCİH EDİLDİ?

NEDEN İFADEYE ÇAĞRILMAK YERİNE OPERASYON YAPILDI?

Bu soruların hukuki cevabını biz veremeyiz.

Ama SORULARIN SORULMASI DA ENGELLENEMEZ.

SONRA MELİH GÖKÇEK

Şimdi Ankara’ya dönelim.

Karşımızda eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek var.

Gökçek, yürütülen soruşturma kapsamında İFADEYE ÇAĞRILDI.

Belirlenen tarihte adliyeye gitti ve ifade verdi.

Buraya kadar hukuki açıdan olağan bir süreç.

Fakat adliye girişinde kameralara yansıyan bir görüntü Türkiye’nin gündemine oturdu:

MELİH GÖKÇEK AĞZINDA SAKIZLA ADLİYEYE GELDİ.

Görüntü sosyal medyada tartışıldı.

Kimileri bunu eleştirdi.

Kimileri ise sağlık gerekçesini gündeme getirdi.

Gökçek’in oğlu Osman Gökçek de babasının sağlık durumu nedeniyle sakız kullandığını açıkladı.

Yani burada da hüküm vermek değil, ortaya çıkan görüntüyü ve açıklamaları aktarmak gerekiyor.

Ama vatandaşın yaptığı karşılaştırmayı da görmezden gelemeyiz.

Bir tarafta SABAH OPERASYONUYLA GÖZALTINA ALINAN VE 67 GÜNDÜR TUTUKLU BULUNAN SEÇİLMİŞ BİR BELEDİYE BAŞKANI…

Diğer tarafta İFADEYE ÇAĞRILARAK ADLİYEYE GİDEN ESKİ BİR BELEDİYE BAŞKANI…

Ve adliye kapısında kameralara yansıyan sakız görüntüsü…

İnsanların sorduğu soru yine aynı:

NEDEN?

BİR DE DİĞER FATMA VAR

Sonra karşımıza Fatma Betül Sayan Kaya çıkıyor.

Kaya hakkında son dönemde kamuoyuna çeşitli iddialar yansıdı.

Kaya ise siyasi görevlerinden ayrıldı ve hakkındaki sürecin araştırılmasını istedi.

Burada da aynı temel ilkeyi hatırlatmak gerekiyor:

İDDİA BAŞKA, SUÇLULUK BAŞKA.

Bir kişi hakkında iddiaların bulunması, o kişinin suçlu olduğu anlamına gelmez.

Bir kişinin istifa etmesi de suçlu olduğu anlamına gelmez.

Aynı şekilde BİR KİŞİNİN TUTUKLANMASI DA KESİNLEŞMİŞ MAHKÛMİYET ANLAMINA GELMEZ.

Hukukta bunların her birinin ayrı bir karşılığı vardır.

MESELE FATMALAR DEĞİL

Aslında mesele iki Fatma da değil.

Mesele Melih Gökçek de değil.

Mesele, kişilerin siyasi kimlikleri üzerinden bir taraf seçmek hiç değil.

MESELE HUKUK.

Daha doğrusu, toplumun hukuka duyduğu güven.

Çünkü vatandaş bütün bu görüntüleri yan yana koyuyor.

Bir belediye başkanının sabah operasyonuyla gözaltına alınmasını görüyor.

Sonra başka bir siyasetçinin ifadeye çağrıldığını görüyor.

Ardından adliye kapısındaki görüntüleri izliyor.

Bir başka siyasetçinin siyasi görevlerinden ayrıldığını duyuyor.

Ve soruyor:

“HERKESE AYNI HUKUK MU UYGULANIYOR?”

Bu soru küçümsenecek bir soru değil.

Çünkü hukuk devletinde insanların yalnızca kararın kendisine değil, SÜRECİN ADİL OLDUĞUNA DA İNANMASI GEREKİR.

BUGÜN BAŞKASINA, YARIN SANA

Siyasette yapılan en büyük hatalardan biri, hukuki bir uygulama bize dokunmadığı sürece onu normal kabul etmektir.

Oysa:

HUKUK KİŞİYE GÖRE DEĞİŞMEZ.

Bugün bir siyasi parti mensubunun başına gelen, yarın başka bir siyasi parti mensubunun başına gelebilir.

Bugün alkışlanan bir yöntem, yarın eleştirilen bir yönteme dönüşebilir.

Bu nedenle ölçümüz kişi değil, HUKUK olmalı.

Kim olursa olsun…

Hangi partiden olursa olsun…

Hangi makamda bulunursa bulunsun…

VARS A SUÇ, SORUŞTURULSUN.

VARSA DELİL, ORTAYA KONULSUN.

VARSA KAMU ZARARI, HESABI SORULSUN.

Ama bütün bunlar yapılırken HUKUK HERKESE AYNI MESAFEDE DURSUN.

SEÇİLMİŞ BAŞKAN MESELESİ

Fatma Kaplan Hürriyet meselesinde bir başka önemli konu daha var.

Hürriyet yalnızca bir siyasetçi değil.

O, İZMİT HALKININ OYLARIYLA SEÇİLMİŞ BİR BELEDİYE BAŞKANI.

Dolayısıyla yaşanan süreç yalnızca Hürriyet’i değil, onu sandıkta tercih eden seçmeni de ilgilendiriyor.

Seçmen bir yandan varsa hukuksuzlukların ortaya çıkarılmasını istiyor.

Diğer yandan sandıkta verdiği oyun ve siyasi iradesinin ne olacağını bilmek istiyor.

Aslında bu iki beklenti birbirine zıt değil.

HEM HUKUKUN İŞLETİLMESİNİ HEM DE SEÇMEN İRADESİNE SAYGI GÖSTERİLMESİNİ İSTEMEK MÜMKÜNDÜR.

GAZETECİNİN GÖREVİ NE?

Ben bugün Fatma Kaplan Hürriyet’i aklamıyorum.

Melih Gökçek’i suçlamıyorum.

Fatma Betül Sayan Kaya hakkında hüküm vermiyorum.

Çünkü bunların hiçbirini gazeteci olarak benim karar vermem mümkün değil.

BENİM GÖREVİM SORUYU SORMAK.

Dosyaları takip etmek.

Açıklamaları aktarmak.

Belgeleri incelemek.

Mahkeme kararını beklemek.

Ve kamuoyunun doğru bilgiye ulaşmasını sağlamak.

Çünkü gazetecilik, bir siyasi tarafın sözcülüğünü yapmak değildir.

GAZETECİLİK, GÜCÜN KARŞISINDA DA MUHALEFETİN KARŞISINDA DA AYNI SORUYU SORABİLMEKTİR.

Bugün takvim 67. günü gösteriyor.

Fatma Kaplan Hürriyet’in tutukluluğu devam ediyor.

Melih Gökçek’in ifade süreci ve adliye görüntüleri hâlâ konuşuluyor.

Fatma Betül Sayan Kaya’nın siyasi görevlerinden ayrılması da kamuoyunun gündeminde.

Üç isim…

Üç farklı süreç…

Ama toplumun önünde tek bir mesele var:

ADALET DUYGUSU.

Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonunda verilen karardan ibaret değildir.

Adalet aynı zamanda TOPLUMUN O KARARA VE O SÜRECE GÜVENEBİLMESİDİR.

Son sözü elbette mahkemeler söyleyecek.

Ama o güne kadar gazetecinin görevi belli:

NE PEŞİNEN SUÇLAMAK…

NE PEŞİNEN AKLAMAK…

NE DE SİYASİ KİMLİĞE GÖRE TARAF OLMAK…

Sadece gerçeğin peşinden gitmek.

Ve sormak:

HUKUKUN TERAZİSİ GERÇEKTEN HERKES İÇİN AYNI AĞIRLIĞI TAŞIYOR MU?

Çünkü yarın o terazinin hangi tarafında kimin duracağını hiç kimse bilmiyor.

BUGÜN BAŞKASININ ADALETİNİ SAVUNMAYAN, YARIN KENDİ ADALETİNİ SAVUNACAK BİRİNİ BULAMAYABİLİR.

Devamını Oku

KİTAP, GÜVENLİK, KAYIT… VELİ DAHA NE ÖDEYECEK?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bazı konular vardır, insan duyduğunda geçip gidemez. Hele ki konu çocuklarımızın eğitimi ise…

Bugün gerçekten içimden geldiği gibi soruyorum:

OKULLARDA KAYIT ÜCRETİ SKANDALI YAŞANIRKEN, ŞİMDİ DE KİTAP MI? ALLAH AŞKINA!

Veliler daha kayıt döneminde karşılarına çıkan ücret tartışmalarını konuşurken, şimdi de başka bir ödeme iddiasıyla karşı karşıya kalıyor.

Bu iddianın geldiği yer ise…

BAŞİSKELE

Bir velinin bana ulaştırdığı iddiaya göre, bir okulda DYK kapsamında kullanılacağı belirtilen kitaplar için yaklaşık 4 BİN TL ücret talep ediliyor.

Şimdi burada durup sormak gerekiyor:

4 BİN TL KİTAP ÜCRETİ OLUR MU?

Milli Eğitim Bakanlığı eğitim materyalleri konusunda düzenlemeler yaparken, velilerden bu şekilde yüksek miktarda ücret talep edilmesi iddiasının mutlaka araştırılması gerektiğini düşünüyorum.

Üstelik mesele yalnızca kitap da değil.

İddiaya göre velilerden ayrıca 1.500 TL GÜVENLİK PARASI da isteniyor.

İşte benim asıl itirazım burada başlıyor.

ÇOCUĞUN GÜVENLİĞİ İÇİN DE Mİ VELİNİN CEBİNE GİDİLECEK?

Devlet okuluna çocuğunu gönderen bir veli, çocuğunun eğitimini ve güvenliğini devlete emanet ediyor.

Eğer gerçekten güvenlik adı altında velilerden para talep ediliyorsa, bunun hangi gerekçeyle ve hangi dayanakla yapıldığı açıkça ortaya konulmalıdır.

Çünkü velinin karşısına her seferinde yeni bir ödeme çıkarılması normalleştirilemez.

PEKİ BU PARALAR ALINIYORSA, NEDEN BELGE YOK?

Şimdi burada çok önemli bir soru daha sormak istiyorum.

Eğer veliden gerçekten para alınıyorsa, veliye neden herhangi bir makbuz, dekont veya resmi belge verilmiyor?

4 bin TL ödeme yapan bir velinin elinde, “Ben bu parayı ödedim” diyebileceği resmi bir belge olması gerekmez mi?

Aynı soru 1.500 TL olduğu iddia edilen güvenlik parası için de geçerli.

PARA KİME VERİLİYOR?

NEREYE YATIRILIYOR?

KİM TAHSİL EDİYOR?

VELİYE NEDEN BELGE VERİLMİYOR?

Eğer ortada gerçekten bir ödeme varsa, bunun kayıt altına alınması ve paranın nereye gittiğinin belli olması gerekir.

Çünkü şeffaflık tam da burada başlar.

PEKİ BU KİTAPLAR MESELESİ NEDİR?

Bazı öğretmenlerim dahi öğrenciler için kitap aldırılmasının doğru olmadığını ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu konuda kuralları bulunduğunu ifade ediyor.

O zaman soruyorum:

KİM BU KİTAPLARI TEMİN EDİYOR?

KİTAPLAR NEREDEN ALINIYOR?

VELİLER NEDEN BU KİTAPLARI ALMAK DURUMUNDA KALIYOR?

BU İŞİN ÜZERİNDEN TİCARİ BİR KAZANÇ SAĞLANIYOR MU?

SAĞLANIYORSA KİM SAĞLIYOR?

Ve daha önemlisi:

KİM GÖZ YUMUYOR?

Bakın, burada kimseyi peşinen suçlamıyorum.

Bir gazeteci olarak soru soruyorum.

Bu soruların cevabını ben değil, ilgili kurumların yapacağı inceleme ortaya çıkarmalıdır.

Eğer ortada yanlış anlaşılma varsa açıklansın.

Eğer uygulamanın mevzuata uygun bir dayanağı varsa kamuoyuna anlatılsın.

Ama gerçekten mevzuata aykırı bir uygulama varsa da gereği yapılsın.

KOCAELİ VALİMİZE VE MİLLİ EĞİTİM YETKİLİLERİNE SESLENİYORUM

Buradan açıkça Kocaeli Valimize, Kocaeli İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne ve Başiskele İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne sesleniyorum:

ARTIK BU İDDİALARIN ARAŞTIRILMASI GEREKİYOR!

Eğer bu uygulamadan Milli Eğitim yetkililerinin haberi yoksa:

OKULLARDA YAŞANANLARDAN NEDEN HABERİNİZ YOK?

Eğer haberi var ve buna rağmen devam ediyorsa:

NEDEN MÜDAHALE EDİLMİYOR?

İşte benim merak ettiğim nokta tam olarak burası.

BU KAPI NEDEN AÇIK BIRAKILIYOR?

Ya bu işin nasıl yürüdüğünden yetkililerin haberi yok…

Ya da sahada yaşananlarla ilgili yeterli denetim yapılmıyor.

Her iki ihtimalin de araştırılması gerekiyor.

OKULUN İSMİNİ ŞİMDİLİK VERMİYORUM

Bu yazıda okulun ismini özellikle vermiyorum.

Çünkü gazetecilik, bir iddiayı araştırmadan kesinleşmiş bir gerçek gibi kamuoyuna sunmak değildir.

Benim amacım bir okulu hedef göstermek değil.

Benim amacım, bir velinin ortaya koyduğu iddianın araştırılmasını sağlamak.

Ancak Milli Eğitim yetkilileri hangi okuldan bahsettiğimi merak ediyorsa:

OKULUN BİLGİLERİNİ KENDİLERİYLE PAYLAŞMAYA HAZIRIM.

Buyursunlar, araştırsınlar.

Varsa yanlış anlaşılma ortaya çıksın.

Varsa mevzuata uygun bir uygulama açıklansın.

Ama gerçekten yanlış bir uygulama varsa da gereği yapılsın.

ÇÜNKÜ MESELE BİR OKULUN ADI DEĞİL

Mesele, devlet okulunda çocuğunu okutmaya çalışan velinin karşısına sürekli yeni ödeme kalemlerinin çıkıp çıkmadığıdır.

Bugün 4 bin TL kitap deniliyor.

Yanında 1.500 TL güvenlik parası iddiası var.

Bir de bütün bunlara rağmen ödeme yapıldığına dair belge veya makbuz verilip verilmediği sorusu ortada duruyor.

Yarın ne olacak?

VELİDEN DAHA NE İSTENECEK?

Her ailenin ekonomik durumu aynı değil.

Bir veli çocuğu eğitiminden geri kalmasın diye kendisinden istenen parayı ödemek zorunda hissediyorsa, burada artık hepimizin düşünmesi gereken bir mesele vardır.

EĞİTİM HAKKI, VELİNİN CEBİNDEKİ PARAYA GÖRE ŞEKİLLENMEMELİDİR.

BEN BU KONUNUN TAKİPÇİSİ OLACAĞIM

Buradan açıkça söylüyorum:

BU KONUYU KAPATMAYACAĞIM.

Yeni bilgiler gelirse araştıracağım.

Yetkililerin açıklaması olursa kamuoyuyla paylaşacağım.

Çünkü gazetecilik sadece güzel haberleri yazmak değildir.

GAZETECİLİK, VATANDAŞIN DİLE GETİRDİĞİ SORUYU SORMAKTIR.

Ben bugün o soruyu soruyorum:

Başiskele’de bir okulda DYK kitapları için yaklaşık 4 bin TL talep edildiği iddiası doğru mu?

1.500 TL güvenlik parası istendiği iddiası doğru mu?

Eğer doğruysa, bunun gerekçesi nedir?

Bu ödemeler karşılığında velilere resmi bir belge, makbuz veya dekont veriliyor mu?

Kitaplar kimden temin ediliyor?

Bu süreçte herhangi bir ticari ilişki var mı?

Ve bütün bunlardan yetkililerin haberi var mı?

Bunların cevabını kamuoyu bilmek istiyor.

SON SÖZÜM NET

Kocaeli Valimize, Kocaeli İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne ve Başiskele İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne çağrımı yineliyorum:

BU İDDİAYI ARAŞTIRIN.

OKULU DENETLEYİN.

VELİLERİ DİNLEYİN.

KİTAPLARIN TEMİN SÜRECİNİ İNCELEYİN.

ÖDEME TALEPLERİNİ İNCELEYİN.

BELGE VE MAKBUZ MESELESİNİ ARAŞTIRIN.

PARANIN NEREYE GİTTİĞİNİ ORTAYA ÇIKARIN.

Ve eğer ortada mevzuata aykırı bir uygulama varsa:

ARTIK BİRİLERİ BU İŞE DUR DESİN!

Çünkü daha kayıt ücreti tartışmasını konuşurken şimdi de kitap parası iddiasıyla karşı karşıya kalıyorsak, gerçekten sormamız gerekiyor:

KAYIT ÜCRETİ YETMEDİ, ŞİMDİ DE KİTAP MI?

ALLAH AŞKINA, BU VELİ DAHA NE KADAR ÖDEYECEK?

Devamını Oku

KÖRFEZ TİCARET ODASI SEÇİMİNDE “EKSİK LİSTE” KRİZİ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Körfez Ticaret Odası’nda seçim takvimi ilerlerken, sandık kurulmadan gündem ısındı.

Körfez iş dünyasının merakla beklediği seçimlerde gözler adayların projelerine, ekiplerine ve seçim stratejilerine çevrilmişken, kulislerde bambaşka bir konu konuşulmaya başlandı:

“Listeler neden eksik?”

Seçime hazırlanan bazı ekiplerin, oy kullanacak üyelerin tamamına ilişkin listelere ulaşamadığı yönündeki iddialar, seçim atmosferine yeni bir tartışma başlığı ekledi.

Özellikle aidat borcu bulunan üyelerin seçme hakkı ve listelerdeki durumları üzerinden başlayan tartışma, beraberinde önemli soruları da getirdi.

Şimdi herkes aynı soruların cevabını arıyor:

Hangi üye oy kullanabilecek?

Hangi üye kullanamayacak?

Adaylara verilen listeler ile resmi seçmen listeleri arasında fark var mı?

Ve en önemlisi…

Ortada gerçekten bir “eksik liste” varsa bunun hukuki ve idari gerekçesi ne?

Elbette bu soruların cevabını vermek bizim işimiz değil.

Bizim işimiz, kamuoyunun konuştuğu konuyu sormak ve cevabı olması gereken yere yöneltmek.

Çünkü seçimlerde güven, yalnızca sandıktan çıkan sonuçla değil, sandığa kadar yürütülen sürecin şeffaflığıyla da oluşur.

Körfez Ticaret Odası seçimlerinde bugün tartışılan konu da tam olarak burada önem kazanıyor.

Sandık daha kurulmadı.

Ama Körfez’de seçim heyecanı çoktan başladı.

Devamını Oku